Bugün okullar açılıyor. Kimi evlerde sabahın telaşı, kimi evlerde yeni çantaların heyecanı, kimi evlerde ise ilk kez okul yoluna çıkacak çocukların tatlı bir korkusu var. Anne babalar çocuklarını okula hazırlıyor; servisler yollara düşüyor, okul bahçeleri yeniden neşeli seslerle doluyor. Bizim zamanımızda ise okulun açılması, bugünkü kadar gösterişli hazırlıklarla değil, mahallede duyulan tek bir cümleyle anlaşılırdı: “Zil çaldı, okula gidiyoruz.”
Biz çocukluğumuzda mahalle okuluna giderdik. Okul yolu, yalnızca evden sınıfa uzanan bir yol değildi; arkadaşlığın, dayanışmanın ve birlikte büyümenin yoluydu. Sabahları kız erkek ayrımı olmadan, hep birlikte okula yürürdük. Aynı sokaklardan geçer, aynı bahçede toplanır, aynı zil sesini beklerdik. O günlerde okul, çocukları ailelerinin imkânlarına göre ayıran değil, aynı çatı altında buluşturan bir yerdi.
Siyah önlük ve beyaz yaka hepimizin ortak kıyafetiydi. Zengin ailenin çocuğu da fakir ailenin çocuğu da aynı önlüğü giyer, aynı beyaz yakayı takardı. Kimin babasının ne iş yaptığına, evinin ne kadar büyük olduğuna bakılmazdı. Okul kapısından içeri girildiğinde herkes öğrenciydi. Siyah önlükler, beyaz yakalar ve tertemiz yüzler arasında ekonomik farklar görünmez olurdu. Çocuklar, birbirlerini sahip oldukları eşyalarla değil, arkadaşlıklarıyla tanırdı.
Bir dönem kız ve erkek öğrencilerin başında şapka da olurdu. Ortaokul ikinci sınıfa kadar şapkalarımızla okula giderdik. Şapka, yalnızca bir kıyafet parçası değildi; o dönemin okul disiplinini, düzenini ve ortak görünümünü tamamlayan bir unsurdu. Sabah okul bahçesinde yan yana duran öğrenciler, aynı kıyafetleri ve şapkalarıyla adeta tek bir bütün oluştururdu. O görüntüde ayrım değil, birlik vardı.
İlkokulun ve ortaokulun son sınıfları da ayrı bir heyecan taşırdı. Ne kadar başarılı olursak olalım, okul bitirme imtihanı vardı. Yıllarca öğrendiğimiz bilgilerin, gösterdiğimiz gayretin ve öğretmenlerimizin emeklerinin değerlendirildiği ciddi bir sınavdan geçerdik. Sınıfı geçmek kadar, okulun son imtihanını başarıyla tamamlamak da önemliydi. Bu sınavlar öğrencide sorumluluk duygusu oluşturur, “Artık bir dönemi tamamlıyorum” düşüncesini hissettirirdi.
O yıllarda imkânlar bugünkü kadar çeşitli değildi. Her öğrencinin ayrı bir okul forması, farklı özelliklerde çantası, pahalı yardımcı kaynakları ya da seçebileceği sayısız ders alternatifi bulunmazdı. Fakat belki de bunun bir sonucu olarak, öğrenciler arasındaki farklar daha az görünürdü. Birimizin kalemi diğerinden daha pahalı değildi; birimizin kıyafeti ötekini ezmiyordu. Aynı tahtaya bakar, aynı kitaplardan okur, aynı öğretmenin anlattıklarını dinlerdik.
Bugün ise eğitim dünyası büyük ölçüde değişti. Paraya göre okulların, formalara göre farklılıkların, derslere ve imkânlara göre ayrışmaların arttığını görüyoruz. Bazı çocuklar geniş imkânlara sahip okullarda okurken, bazıları temel ihtiyaçlarını karşılamakta bile zorlanıyor. Kimi öğrenciler özel derslerle, kurslarla ve yardımcı kaynaklarla desteklenirken, kimileri yalnızca sınıfta anlatılanlarla yetinmek zorunda kalıyor. Okul formaları bile bazen aile bütçelerini zorlayan bir masrafa dönüşebiliyor.
Elbette zaman değişiyor; eğitim yöntemleri, teknoloji ve ihtiyaçlar da değişiyor. Bugünün çocuklarının bilgisayarla, akıllı tahtayla, yabancı dille ve farklı eğitim programlarıyla yetişmesi önemli imkânlar sunuyor. Ancak değişmemesi gereken bir değer var: Eğitimde fırsat eşitliği. Okul, çocuğun ailesinin gelirini değil, onun yeteneğini, emeğini ve hayallerini öne çıkarmalıdır. Bir öğrencinin geleceği, giydiği formanın markasına ya da ailesinin ödeme gücüne göre belirlenmemelidir.
Bizim zamanımızın siyah önlüğü ve beyaz yakası belki bugünün ihtiyaçlarına tam olarak cevap vermez. Fakat o kıyafetlerin taşıdığı bir anlam vardı: Herkes okul kapısından eşit girerdi. Kız öğrenci de erkek öğrenci de aynı sırada oturur, aynı kurallara uyar, aynı hedef için çalışırdı. O günlerin eksikleri elbette vardı; fakat birlik, sadelik ve dayanışma duygusu güçlüydü.
Bugün okul kapıları yeniden açılırken, yalnızca çocuklarımızın sınıflara değil, geleceğe adım attığını unutmamak gerekir. Onlara en iyi binaları, en pahalı malzemeleri ve en gösterişli imkânları sunmak kadar; adaletli, paylaşımcı ve insanı merkeze alan bir eğitim vermek de önemlidir.
Bizim çocukluğumuzda mahalle okuluna giderdik. Siyah önlüğümüzü, beyaz yakamızı takar, şapkamızı başımıza geçirir, arkadaşlarımızla birlikte yola çıkardık. Sonra okulun zili çalardı. O zil, dersin başladığını haber vermekten daha fazlasını söylerdi: Birlikte olduğumuzu, birlikte öğrendiğimizi ve birlikte büyüdüğümüzü hatırlatırdı.
Şimdi okullar açılıyor. Yeni öğrenciler yeni çantalarıyla okul yollarına düşüyor. Dileriz ki bugünün zilleri de çocuklarımıza yalnızca ders saatlerini değil; eşitliği, dostluğu, emeği ve güzel bir geleceği hatırlatsın. Çünkü eğitim, parası olanın daha iyiye ulaştığı bir yarış değil; her çocuğun aynı umutla başlayabildiği ortak bir yol olmalıdır.
Zil çaldı… Okullar açıldı. Hatıralar da yeniden uyandı.